Devrimci,Güncel,Tarafsız,Haber ve Makale Sitesi -
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM
KünyeNeden Yorumcahaber?

EN ÇOK OKUNANLAR

Sosyal Paylaşım



Mihrac Ural Yazdı: TÜRBE KAÇIRMANIN TARİHSEL ALGIDAKİ YERİ

Mihrac Ural Yazdı: TÜRBE KAÇIRMANIN TARİHSEL ALGIDAKİ YERİ

Tarih 23 Şubat 2015, 19:09 Editör yorumcahaber.com

Mihrac Ural - 23 Şubat 2015 / Pazartesi - Lazkiye

“Süleyman Şah türbesi operasyonu”yla ilgili iki makale kaleme aldım. Birinci makalede olayın güncel siyasal mahiyeti üzerine özetle şunu yazdım “Türbeyi söküp almaları kaçarak Türkiye’ye getirmeleri esasında en akıllı şeydi. Bir yandan kamuoyuna askerimiz Suriye’ye girdi diyerek övünecekler milli hassasiyetleri kabartacaklar puan alacaklar diğer yandan ise bir püsküllü bela olan bu türbenin yarın bir gün yeni sorunlar yeni meydan okumalara yol açma ihtimalinden de kurtulmuş olacaklar. Sandukalar TSK’ya ve onun kuklaların kuklası diktatör Erdoğan’a hayırlı olsun diyorum. “

İkinci makalede ise tarih ve devletler hukuku açısından taşıdığı ehemmiyeti açıkladım. Fransa ile Türkiye arasında yapılan 20 Ekim 1921 itilafının hiçbir uluslararası anlaşmada yer almadığını ve bu itilafın “1922 Manda yasası (Suriye’nin Fransız mandası altına alındığı milletler cemiyetince onaylanmış olan yasa) 4. madde hükmü gereğince, “Mandaterin Suriye ve Lübnan topraklarının tümü ya da bir bölümünü vermesi ya da kiralaması, ya da yabancı bir devletin denetimi altına bırakmaz”.Hükmü gereği de meşru olmadığı görülmektedir. Yani temelde Süleyman şah türbesi olayı gayri meşru hadiseler yumağından başka bir şey olmadığını ifade ettim.

Bu makaleler siyasi yorum olduğu kadar tarih belgesi hukuk verisi olarak işlendi. Ancak bu satırlarda konunun bir başka açısına göz atacağım. Özellikle Yeni Osmanlıcıların algıları açısından vurgulamam gereken önemli bir nokta bulunmaktadır.

Öncelikle ifade edeyim tarihin hiçbir döneminde hiçbir inanç türbesini bir yerden diğer yere taşımaz. Süleyman Şah türbesi bir mezar olarak ele alınırsa, mezardaki kemik artıklarının bir yerden bir yere taşınması mümkündür. Ancak bu mezara tarihi ve kutsal bir mahiyet verilerek türbeye çevrilmişse üstelik devlet adına koruma amaçlı 40 kişilik bir birlik konulmuşsa ve yaklaşık 10 000m² alan devlete ait toprak olarak gösterilmeye çalışılıyorsa ve bütün bu konular da tutarlılık varsa bir gece ansızın hırsızlar gibi türbeyi yıkıp, tahta sandukalardan başka bir şey olmayan türbeyi çalarak kaçmanın izah edilebilir yanı yoktur.

İnanç kapsamındaki türbeler mekanlarıyla ilgilidir. Arapçada bu yerlere “makam”,”teşrifi” (bulunulan yer, konaklanan yer, gelinip durulan ve geçilen yer vb) denir. Kimisi rüyada görülmüştür, kimisi gerçekten bu yerde bir süre bulunulmuştur öyle kutsiyet kazanmıştır. Kimisi de orada gümülüdür. Bölgemizde yaygın olan türbeler çok tanrılı dinlerden bu yana semavi dinlere de intikal ederek bu güne gelmiş olanları da vardır. Kadim savaşların toplu kıyımına uğrayan inanç toplulukları, terk ettikleri kutsal yerler üzerine galip gelenlerin kutsal yapıları yükseldiği de olmuştur. Ama tarihin hiçbir döneminde türbelerin yerleri değiştirilmemiştir. Aynı türbe aynı yerde kalır. Bu bir ilkedir; yeri değiştirilen türbenin kutsiyeti yok olur. Bu nedenle bir çok dev güzergah değiştirmek zorunda kalmıştır hatta barajlar bile yeniden yapılandırılarak kutsal mekanlar korunmuştur. Bunun da ötesinde savaş bölgelerinde taraflar türbelere saygılı olmazlarsa türbeleri korumak için ölümü göze alan fedailer bu kutsal mekanları korumayı omuzlamışlardır ama türbeleri hiçbir şekilde kaçırmayı düşünmemişlerdir.

OSMANLI HEP KAÇAR KAÇIRTIR

Süleyman Şah Türbesini Osmanlılığa sahip çıkma telaşında olan yeni Osmanlıların kaçırması Osmanlı tarihiyle yakından ilgili bir bilinç altı algı ve refleksi olarak da gündeme geldiği söylenebilir. 15 milyon km² alandan gerileyerek 785 000 km² alana gerilemenin anlamı bir ölçüde bu konuyu anlamamıza olanak sağlar.

Orta-Asya’dan sür git Avrupa ortalarına kadar göçebe bir topluluğun başka milliyetlerin toprakları ve servetlerini kılıç zoruyla gasp ederek toprakları üzerinde kanlı bir hüküm sürme girişimi hiçbir zaman bu toprakları öz vatan haline getirmemiştir. Çünkü bu kanlı hüküm kendinden önce yerli topluluklar tara1ından yaşama açılmış yani vatan halene getirilmiş bu toprakları gasp etmekle kalmamış üzerinde hiçbir emek sarf etmeden sadece haraç almakla yetinmiştir. Atatürk’ün deyişiyle, “Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin akasından serserilik etmiş ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay,Türkçe İbadet, s;154)

Osmanlı bir çeşit hırsızlar egemenliğidir hep çalmıştır üretmemiştir. Başkalarının emekleriyle oluşan vatanları kılıçla gasp etmiş kanlı bir şekilde de hüküm sürmüştür. Bu nedenle toprak kaybetmesi, vatanların sahiplerine geri dönemsinden başka bir anlama sahip değildir. Yerli uluslar, halklar özgürlüklerini kazandıkça Osmanlı gerilemiştir ki bu tarihin seyrine en akıllıca ev en uygun olan şeydir. Her Osmanlının bilinçaltında bu büyük korku hüküm sürer; gün gelecek gasp ettiği çaldığı vatanlar topraklar sahiplerine geri dönecek. 15 milyon km² den bu gün kalan alana gerilemenin anlamı budur. Bu açıdan Osmanlı eski ve yeni aklıyla toprak kaybetmesi, topraktan kaçması türbe kaçırması gayet normal bir fiil olarak bilinç altı verileriyle algılanır. Bir hırsız kompleksidir; kaybettiğine üzülse de kendine ait olmadığı için uğruna sonuna kadar direnmez. Bu gün Süleyman Şah türbesi olayında gündeme gelen durumda bunun bir uzantısıdır. Cumhuriyeti kuranlar “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesine bağlı olarak “Misak-i Mili” kurdukları inancında kimseden ne alacağımız ne vereceğimiz var dediler ve üreterek tüketmeye başladılar ama yeni Osmanlı algılar bir kez daha hükme gelince yayılmacılık dönemi ve yönelimleri başladı. Bu akıl doğal olarak başkasının topraklarına göz dikecek ve üzerinde hüküm sürdüğü toprakları kendi öz vatanı saymadığı için terk etmekte zorlanmayacaktır. Belki tarihin bir cilvesidir bu ulusların, halkların kaybettiği topraklar böylesi akılların (Yeni-Osmanlıcı) hezimetiyle gerisin geriye alma şansı buluyorlar.

Süleyman Şah Türbesi ve üzerinde bulunduğu toprak parçası hiçbir zaman Türkiye’nin değildi. Bu toprak Suriye toprağıdır. Süleyman Şah da kim? Bir tarihçi çıksın belgeleriyle ispatsalınki burada Süleyman Şah diye biri yatıyor desin. Hangi Süleyman bu ? açın Tarihçi Ayşe Hür’ün şu makalesini okuyun da bilin bakalım var mı böyle bir gerçek tarihi şahsiyette ki mezarı bu olsun (http://www.radikal.com.tr/…/suleyman_sah_turbesi_hakkinda_y…).

Bütün bunlar halkı aldatmak devlet yayılmacılığının örtüsü olarak gündeme gelmektedir bunun için de alıp kaçmak hükümetlere kolay geliyor.

Örnek olsun diye değil ama şunun iyi bilinmesi gerek onurlu hiçbir halk, onurlu hiçbir devlet kendi toprağından kaçmaz, kendi kutsalını kaçırmaz onun için sonunu kadar vuruşur ölür ama teslim olmaz kaçmaz. Süleyman Şah türbesini alıp kaçan bu yönetim daha bir çok yeri bırakıp kaçmak zorundadır. Sürekli bu ülkeyi özgürlük ve demokrasi ülkesi yapamazsanız geleceğiniz yer II. Sevr anlaşmasıdır. Bu kez II: Lozan da olmayacak.

Mihrac URAL
 
'TÜRBE KAÇIRMANIN TARİHSEL ALGIDAKİ YERİ

Mihrac  Ural - 23 Şubat 2015 / Pazartesi - Lazkiye

“Süleyman Şah türbesi operasyonu”yla ilgili iki makale kaleme aldım. Birinci makalede olayın güncel siyasal mahiyeti üzerine özetle şunu yazdım “Türbeyi söküp almaları kaçarak Türkiye’ye getirmeleri esasında en akıllı şeydi. Bir yandan kamuoyuna askerimiz Suriye’ye girdi diyerek övünecekler milli hassasiyetleri kabartacaklar puan alacaklar diğer yandan ise bir püsküllü bela olan bu türbenin yarın bir gün yeni sorunlar yeni meydan okumalara yol açma ihtimalinden de kurtulmuş olacaklar. Sandukalar TSK’ya ve onun kuklaların kuklası diktatör Erdoğan’a hayırlı olsun diyorum. “

İkinci makalede ise tarih ve devletler hukuku açısından taşıdığı ehemmiyeti açıkladım. Fransa ile Türkiye arasında yapılan 20 Ekim 1921 itilafının hiçbir uluslararası anlaşmada yer almadığını ve bu itilafın “1922 Manda yasası (Suriye’nin Fransız mandası altına alındığı milletler cemiyetince onaylanmış olan yasa) 4. madde hükmü gereğince, “Mandaterin Suriye ve Lübnan topraklarının tümü ya da bir bölümünü vermesi ya da kiralaması, ya da yabancı bir devletin denetimi altına bırakmaz”.Hükmü gereği de meşru olmadığı görülmektedir. Yani temelde Süleyman şah türbesi olayı gayri meşru hadiseler yumağından başka bir şey olmadığını ifade ettim. 

Bu makaleler siyasi yorum olduğu kadar tarih belgesi hukuk verisi olarak işlendi. Ancak bu satırlarda konunun bir başka  açısına göz atacağım. Özellikle Yeni Osmanlıcıların algıları açısından vurgulamam gereken önemli bir nokta bulunmaktadır.

Öncelikle ifade edeyim tarihin hiçbir döneminde hiçbir inanç türbesini bir yerden diğer yere taşımaz.  Süleyman Şah türbesi bir mezar olarak ele alınırsa, mezardaki kemik artıklarının bir yerden bir yere taşınması mümkündür. Ancak bu mezara tarihi ve kutsal bir mahiyet verilerek türbeye çevrilmişse üstelik devlet adına koruma amaçlı 40 kişilik bir birlik konulmuşsa ve yaklaşık 10 000m² alan devlete ait toprak olarak gösterilmeye çalışılıyorsa ve bütün bu konular da tutarlılık varsa bir gece ansızın hırsızlar gibi türbeyi yıkıp, tahta sandukalardan başka bir şey olmayan türbeyi çalarak kaçmanın izah edilebilir yanı yoktur.

İnanç kapsamındaki türbeler mekanlarıyla ilgilidir. Arapçada bu yerlere “makam”,”teşrifi” (bulunulan yer, konaklanan yer, gelinip durulan ve geçilen yer vb) denir. Kimisi rüyada görülmüştür, kimisi gerçekten bu yerde bir süre bulunulmuştur öyle kutsiyet kazanmıştır. Kimisi de orada gümülüdür. Bölgemizde yaygın olan türbeler çok tanrılı dinlerden bu yana semavi dinlere de intikal ederek bu güne gelmiş olanları da  vardır. Kadim savaşların toplu kıyımına uğrayan inanç toplulukları, terk ettikleri kutsal yerler üzerine galip gelenlerin kutsal yapıları yükseldiği de olmuştur. Ama tarihin hiçbir döneminde türbelerin yerleri değiştirilmemiştir. Aynı türbe aynı yerde kalır. Bu bir ilkedir; yeri değiştirilen türbenin kutsiyeti yok olur. Bu nedenle bir çok dev güzergah değiştirmek zorunda kalmıştır hatta barajlar bile yeniden yapılandırılarak kutsal mekanlar korunmuştur. Bunun da ötesinde savaş bölgelerinde taraflar türbelere saygılı olmazlarsa  türbeleri korumak için ölümü göze alan  fedailer bu kutsal mekanları korumayı omuzlamışlardır ama türbeleri hiçbir şekilde kaçırmayı düşünmemişlerdir.

OSMANLI HEP KAÇAR KAÇIRTIR

Süleyman Şah Türbesini Osmanlılığa sahip çıkma telaşında olan yeni Osmanlıların kaçırması Osmanlı tarihiyle yakından ilgili bir bilinç altı algı ve  refleksi olarak da gündeme geldiği söylenebilir. 15 milyon km² alandan gerileyerek 785 000 km² alana gerilemenin anlamı bir ölçüde bu konuyu anlamamıza olanak sağlar. 

Orta-Asya’dan sür git Avrupa ortalarına kadar göçebe bir topluluğun başka milliyetlerin toprakları ve servetlerini kılıç zoruyla gasp ederek toprakları üzerinde kanlı bir hüküm sürme girişimi hiçbir zaman bu toprakları öz vatan haline getirmemiştir. Çünkü bu kanlı hüküm  kendinden önce yerli topluluklar tara1ından yaşama açılmış yani vatan halene getirilmiş bu toprakları gasp etmekle kalmamış  üzerinde hiçbir emek sarf etmeden sadece  haraç almakla yetinmiştir. Atatürk’ün deyişiyle,  “Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin akasından serserilik etmiş ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay,Türkçe İbadet, s;154)

Osmanlı bir çeşit hırsızlar egemenliğidir hep çalmıştır üretmemiştir. Başkalarının emekleriyle oluşan vatanları kılıçla gasp etmiş kanlı bir şekilde de hüküm sürmüştür. Bu nedenle toprak kaybetmesi,   vatanların sahiplerine geri dönemsinden başka bir anlama sahip değildir. Yerli uluslar, halklar özgürlüklerini kazandıkça Osmanlı gerilemiştir ki bu tarihin seyrine en akıllıca ev en uygun olan şeydir. Her Osmanlının bilinçaltında bu büyük korku hüküm sürer; gün gelecek gasp ettiği çaldığı vatanlar topraklar sahiplerine geri dönecek. 15 milyon km² den bu gün kalan alana gerilemenin anlamı budur. Bu açıdan Osmanlı eski ve yeni aklıyla toprak kaybetmesi, topraktan kaçması türbe kaçırması gayet normal bir fiil olarak bilinç altı verileriyle algılanır. Bir hırsız kompleksidir; kaybettiğine üzülse de kendine ait olmadığı için uğruna sonuna kadar direnmez. Bu gün Süleyman Şah türbesi olayında  gündeme gelen  durumda bunun bir uzantısıdır. Cumhuriyeti kuranlar “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesine bağlı olarak “Misak-i Mili” kurdukları inancında kimseden ne alacağımız ne vereceğimiz var dediler ve üreterek tüketmeye başladılar ama yeni Osmanlı algılar bir kez daha hükme gelince yayılmacılık dönemi ve yönelimleri başladı. Bu akıl doğal olarak başkasının topraklarına göz dikecek ve üzerinde hüküm sürdüğü toprakları kendi öz vatanı saymadığı için terk etmekte zorlanmayacaktır. Belki tarihin bir cilvesidir bu  ulusların, halkların kaybettiği topraklar böylesi akılların (Yeni-Osmanlıcı) hezimetiyle gerisin geriye alma şansı buluyorlar.

Süleyman Şah Türbesi ve üzerinde bulunduğu toprak parçası hiçbir zaman Türkiye’nin değildi. Bu toprak Suriye toprağıdır. Süleyman Şah da kim? Bir tarihçi çıksın belgeleriyle ispatsalınki burada Süleyman Şah diye biri yatıyor desin. Hangi Süleyman bu ? açın Tarihçi Ayşe Hür’ün şu makalesini okuyun  da bilin bakalım  var mı böyle bir gerçek tarihi şahsiyette ki mezarı  bu olsun (http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/suleyman_sah_turbesi_hakkinda_yanlis_bildiklerimiz-1208616). 

Bütün bunlar halkı aldatmak devlet yayılmacılığının örtüsü olarak gündeme gelmektedir bunun için de alıp kaçmak hükümetlere kolay geliyor.

Örnek olsun diye değil ama şunun iyi bilinmesi gerek onurlu hiçbir halk, onurlu hiçbir devlet kendi toprağından kaçmaz, kendi kutsalını kaçırmaz onun için sonunu kadar vuruşur ölür ama teslim olmaz kaçmaz. Süleyman Şah türbesini alıp kaçan bu yönetim daha bir çok yeri bırakıp kaçmak zorundadır. Sürekli bu ülkeyi özgürlük ve demokrasi ülkesi yapamazsanız geleceğiniz yer II. Sevr anlaşmasıdır. Bu kez II: Lozan da olmayacak.'

Bu haber 432 defa okunmu?tur.

  Facebook'ta Paylas     TwitterTwitterda Paylas         

Özel Makaleler

'IRKÇI YOBAZ SÜRÜLERİ KAPILAR SİZLER GİBİ CANSIZDIR'

'IRKÇI YOBAZ SÜRÜLERİ KAPILAR SİZLER GİBİ CANSIZDIR' Nesimilerin, Hallacı Mansurların, Pir Sultanların derileri yüzüldü, Kesildiler, asıldılar ama yollarından dönmedile...

Habip Hamza Erdem Yazdı: YALANCININ AMPULÜ!

Habip Hamza Erdem Yazdı: YALANCININ AMPULÜ! ‘Yalancının mumu yatsıya kadar’ diye bir sözümüz var. Peki ‘yalancının ampülü’ nereye kadar acaba ? Kuşkusuz sons...

HABER ARA


Gelişmiş Arama
Suay Karaman Suay Karaman
ÖĞRETİM PROGRAMI – MÜFREDAT
Mahmut ÖZYÜREK Mahmut ÖZYÜREK
Makarna Siparişiyle Atatürkçülük!
Bahattin Gülyuva Bahattin Gülyuva
SATILMIŞ...
H. Hamza Erdem H. Hamza Erdem
BÜYÜKERŞEN'E KİM SALDIRDI?
Abdullah ALNIAK Abdullah ALNIAK
KİMDİR BU KIR BEDİR?
SİZDEN GELENLER SİZDEN GELENLER
Yürüyün Be Kır Bedirler Kim Tutar Sizi- ABDULLAH ALNIAK
Emrah AKGÜN Emrah AKGÜN
DAHA 19 YAŞINDA...
Bülent Esinoğlu Bülent Esinoğlu
Örtülü savaşın örtüsü açılırken...
Özgür Barış Özgür Barış
HADDİNİ BİL ERDOĞAN
Onur Doğan Onur Doğan
Unutkanlar Ülkesi

okur yorumları kişinin kendi düşüncesidir Yorumcahaber sorumlusu değildir
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapy: MyDesign Haber Sistemi