Devrimci, Güncel, Haber ve Makale Sitesi -
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM
KünyeNeden Yorumcahaber?

EN ÇOK OKUNANLAR

Sosyal Paylaşım



KANUN BENİM!

SİZDEN GELENLER

10 Şubat 2014, 17:47

SİZDEN GELENLER

Tarihe not düşülmesi açısından dikkati çekmek istiyorum: Türkiye'de interneti tesettür eden veya sansürleyen politikacı, şaibeli seçimle gelen başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dır. Suriye'ye interneti getiren politikacı ise, Suriye'nin tek meşru devlet başkanı Dr. Beşşar Esad'dır.

Başörtüsü devlet kurumlarına gelirken, konunun sadece bir giyim-kuşam hürriyeti olduğu savunuldu, demokratik açılım sayıldı. Oysa kapanma, fikirlere, özgürlüklere, bilime, hukuka ve kısaca medeniyet ve çağın her kesimine getirilen bir perde idi ki, devlet kurumlarına girmesi, sadece bir eşitlik bahanesi idi.

İslamofobinin(İslam korkutmacası) yaratıcısı batı, bu siyasi silahı kendi topraklarında kurup, 3. dünya devletlerinden oluşan İslam ülkelerini paylaşmayı meşru kılmak için kullanırken, bu topraklardaki tüm gericilerin, tüm despotların ve zalimlerin bizzat hamiliğini yaptı, yapıyor. Çağın coğrafyası buna kanıttır. Amaç, ya batılı görünümü altında batı kuklaları, ya da batı düşmanı olup, çağdaş yaşama karşı ve yine batının güdümüne girmesi kaçınılmaz kuklalar halinde, iki akımı oluşturmak ki, her ikisi de paylaşım savaşlarına zemin hazırlar. Kısaca, doğuya gerici bir tesettür getirilirken, batıya da demokrasi kılığında emperyalist bir tesettür, bir maske getirilmiştir. Batı tarafından islam ülkelerinde, Erdoğan gibi tesettürü savunanlar özgürlükçü sayılırken, İsviçre'de tesettürün yasaklanmak istenmesi, başka nasıl izah edilebilir?

Oysa çağdaşlık, batı taklidi olmadığı gibi, batının 'modern' yaşamına antagonist bir yaklaşım da değildir.

Unutulmamalıdır ki, bu sansür, sadece siyasi talan için değil, en meşru haklardan, bilime, sanata, hukuka, her türlü uyanışa, direnme ve örgütlenme özgürlüğüne karşı da kullanılacaktır. Her türlü keyfilik ile donanmış olduğu halde.

'Yasalar çiğnenmek için yaratılmıştır!' anlayışını Türkiye'de hakim kılan, yasaları kendi çıkarları için çıkaran hükümetin bizzat kendisidir. Meşru tarafı bulunmayan devlet soygunlarına kılıf için değiştirilen kanunlar, aslında o kanunlara uyulmak için yasanır. Oysaki şimdiki tesettürlü zihniyet, yasaları başbakanın akraba ve eski/yeni müttefiklerine uyacak şekilde yasanmaktadır. 'Ben kanuna değil, kanun bana uyacaktır' anlayışı, 'Kanun benim!' (XIV Louis-1638-1715) zihniyetinin bir başka tümce ile ifadesidir.

Mutlak monarşilerde anayasa yoktur, çünkü kanun, monarştır. Oysa anayasalı olsun, anayasasız olsun, günümüzdeki monarşilerde bile yasalara uyma zorunluluğu mevcuttur. Hırsızlar prens, kral veya kraliçe olsun, yasalara uymak zorundadır.

Bundan yaklaşık on sene önce, İngiltere kraliçesi II.Elizabeth'in, oğlu ve o zamanlar veliaht prens olan prens Charles ile, arabada emniyet kemeri bağlamadığı iddia edildi ve ispat edilemediği için ceza yemekten kurtuldu.

Şimdi ise, Palma de Mayorka'da, İspanya karlının kızı prenses Cristina, 400 gazetecinin gözlemlediği bir mahkemede, para akladığı gerekçesi ile yargı önündedir.

Oysa bu suçlamalar, bizim adı hala başbakan olan siyasetçimizin yaptıkları karşısında devede kulak bile değil. Hatta bizde, suçlayanların veya yargılamak isteyenlerin gelecekleri bile karartılmaktadır. Buna gazeteciler de dahildir.

Başbakan, oğlunu halka meydan okuya okuya arabasında gezdirirken, güç gösterisi yapan bir mafya prensinden farksız bir görünüm arz ediyordu. Bütün bunlar, kurulacak yeni ve batı kuklası çağ dışı bir rejimin 'alıştıra alıştıra' basamaklarıdır. Buna karşılık halkın meşru mudafaa hakkı da, oluşa oluşa var edilmektedir.

İletişimin yasaklandığı ortamda seçimler meşru olamaz, çünkü yolsuzluğu gözlemlemek veya ortaya koymak mümkün değildir.

İletişimin yasaklandığı ortamda yasamalar, meşru olamaz, çünkü meşru seçimlerle gelmeyenlerin şer'i(yasası) meşru olamaz. Anayasaya uygunlukları ispatlanamaz ve kontrol edilemez. Anayasaya uygun olmayan yasalar ise, zaten hukuken geçersizdir. Anayasa mahkemesi ve yüksek yargının asal işi de budur.

İletişimin kısıtlı olduğu yerde, hukukun yürütülmesi mümkün değildir. Çünkü iddia ve savunma makamının yetkileri kısıtlıdır. Bu nedenle geçerliliğini yitirir.

Yasaları, hukuku ve seçimi meşru olmayan hükümetlerin atamaları da meşru olamaz, çünkü keyfiliğe sahiptir. Keyfi atamalar, eşitliği ifade edemediği için, meşru değildir. Bir kesimin diğer bir kesime üstünlüğünü sağlar, uygulamaları meşru olamaz.

Atamaları meşru olmayan bir hükümetin hiç bir faaliyeti meşru olamaz. Dolayısı ile gayrı meşruiyet söz konusudur ve ayakta kalması, sadece siyasi yürütme gücüne dayalıdır ki, bunun adı da açık faşizmdir.

Halkın suskunluğu dahi, o halkın demokratik haklarını en azından saklı tutar. Bu demokratik hak ise, meşru müdafaa hakkıdır. Unutmayalım ki, diktatör Erdoğan'ın kullandığı sansür silahı, bir iletişim silahıdır ki, iletişim teknolojisi, savaşlarda en çok kullanılan teknolojidir. Bu savaş, yakın bir iç savaşın habercisi olabilir.

Kısaca, her türlü talanı haklı kılan, adil yargılanmayı imkansız kılan düzenin konulmamış adı, mutlak monarşidir. Alışa alışa geldiğimiz düzenin adı konmasa da, de facto'su(fiili durumu) oluşmuştur.

Sonuç: Ya emperyalizme savaş, ya da onursuzluk ve köleciliğe evet.

Hangisi doğru?

Emperyalizme karşı onur savaşı veren güneydeki kardeşlerimize mi soralım, yoksa hünkara mı?

Erdoğan'ın Esad'a neden düşman olduğu hala belli olmuyor mu?

Yakında bir seçim var, 30 martta. Hadi diyelim ki, bu seçim, bir mahalli seçim.

Ya genel seçimler? Ne için yapılıyor, bilen var mı?

Bilenler oy versin.

Ben bilmem.
Fotoğraf: KANUN BENİM!  Tarihe not düşülmesi açısından dikkati çekmek istiyorum: Türkiye'de interneti tesettür eden veya sansürleyen politikacı, şaibeli seçimle gelen başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dır. Suriye'ye interneti getiren politikacı ise, Suriye'nin tek meşru devlet başkanı Dr. Beşşar Esad'dır.  Başörtüsü devlet kurumlarına gelirken, konunun sadece bir  giyim-kuşam hürriyeti olduğu savunuldu, demokratik açılım sayıldı. Oysa kapanma, fikirlere, özgürlüklere, bilime, hukuka ve kısaca medeniyet ve çağın her kesimine getirilen bir perde idi ki, devlet kurumlarına girmesi, sadece bir eşitlik bahanesi idi.   İslamofobinin(İslam korkutmacası) yaratıcısı batı, bu siyasi silahı kendi topraklarında kurup, 3. dünya devletlerinden oluşan İslam ülkelerini paylaşmayı meşru kılmak için kullanırken, bu topraklardaki tüm gericilerin, tüm despotların ve zalimlerin bizzat hamiliğini yaptı,  yapıyor. Çağın coğrafyası buna kanıttır. Amaç, ya batılı görünümü altında batı kuklaları, ya da batı düşmanı olup, çağdaş yaşama karşı ve yine batının güdümüne girmesi kaçınılmaz kuklalar halinde, iki akımı oluşturmak ki, her ikisi de paylaşım savaşlarına zemin hazırlar. Kısaca, doğuya gerici bir tesettür getirilirken, batıya da demokrasi kılığında emperyalist bir tesettür, bir maske getirilmiştir. Batı tarafından islam ülkelerinde, Erdoğan gibi tesettürü savunanlar özgürlükçü sayılırken, İsviçre'de tesettürün yasaklanmak istenmesi, başka nasıl izah edilebilir?  Oysa çağdaşlık, batı taklidi olmadığı gibi, batının 'modern' yaşamına antagonist bir yaklaşım da değildir.  Unutulmamalıdır ki, bu sansür, sadece siyasi talan için değil, en meşru haklardan, bilime, sanata, hukuka, her türlü uyanışa, direnme ve örgütlenme özgürlüğüne karşı da kullanılacaktır. Her türlü keyfilik ile donanmış olduğu halde.   'Yasalar çiğnenmek için yaratılmıştır!' anlayışını Türkiye'de hakim kılan, yasaları kendi çıkarları için çıkaran hükümetin bizzat kendisidir. Meşru tarafı bulunmayan devlet soygunlarına kılıf için değiştirilen kanunlar, aslında o kanunlara uyulmak için yasanır. Oysaki şimdiki tesettürlü zihniyet, yasaları başbakanın akraba ve eski/yeni müttefiklerine uyacak şekilde yasanmaktadır. 'Ben kanuna değil, kanun bana uyacaktır' anlayışı, 'Kanun benim!' (XIV Louis-1638-1715) zihniyetinin bir başka tümce ile ifadesidir.  Mutlak monarşilerde anayasa yoktur, çünkü kanun, monarştır. Oysa anayasalı olsun, anayasasız olsun, günümüzdeki monarşilerde bile yasalara uyma zorunluluğu mevcuttur. Hırsızlar prens, kral veya kraliçe olsun, yasalara uymak zorundadır.   Bundan yaklaşık on sene önce, İngiltere kraliçesi II.Elizabeth'in, oğlu ve o zamanlar veliaht prens olan prens Charles ile, arabada emniyet kemeri bağlamadığı iddia edildi ve ispat edilemediği için ceza yemekten kurtuldu.   Şimdi ise, Palma de Mayorka'da, İspanya karlının kızı prenses Cristina, 400 gazetecinin gözlemlediği bir mahkemede, para akladığı gerekçesi ile yargı önündedir.   Oysa bu suçlamalar, bizim adı hala başbakan olan siyasetçimizin yaptıkları karşısında devede kulak bile değil. Hatta bizde, suçlayanların veya yargılamak isteyenlerin gelecekleri bile karartılmaktadır. Buna gazeteciler de dahildir.  Başbakan, oğlunu halka meydan okuya okuya arabasında gezdirirken, güç gösterisi yapan bir mafya prensinden farksız bir görünüm arz ediyordu. Bütün bunlar, kurulacak yeni ve batı kuklası çağ dışı bir rejimin 'alıştıra alıştıra' basamaklarıdır. Buna karşılık halkın meşru mudafaa hakkı da, oluşa oluşa var edilmektedir.  İletişimin yasaklandığı ortamda seçimler meşru olamaz, çünkü yolsuzluğu gözlemlemek veya ortaya koymak mümkün değildir.  İletişimin yasaklandığı ortamda yasamalar, meşru olamaz, çünkü meşru seçimlerle gelmeyenlerin şer'i(yasası) meşru olamaz. Anayasaya uygunlukları ispatlanamaz ve kontrol edilemez. Anayasaya uygun olmayan yasalar ise, zaten hukuken geçersizdir. Anayasa mahkemesi ve yüksek yargının asal işi de budur.  İletişimin kısıtlı  olduğu yerde, hukukun yürütülmesi mümkün değildir. Çünkü iddia ve savunma makamının yetkileri kısıtlıdır. Bu nedenle geçerliliğini yitirir.  Yasaları, hukuku ve seçimi meşru olmayan hükümetlerin atamaları da meşru olamaz, çünkü keyfiliğe sahiptir. Keyfi atamalar, eşitliği ifade edemediği için, meşru değildir. Bir kesimin diğer bir kesime üstünlüğünü sağlar, uygulamaları meşru olamaz.  Atamaları meşru olmayan bir hükümetin hiç bir faaliyeti  meşru olamaz. Dolayısı ile gayrı meşruiyet söz konusudur ve ayakta kalması, sadece siyasi yürütme gücüne dayalıdır ki, bunun adı da açık faşizmdir.  Halkın suskunluğu dahi, o halkın demokratik haklarını en azından saklı tutar. Bu demokratik hak ise, meşru müdafaa hakkıdır. Unutmayalım ki, diktatör Erdoğan'ın kullandığı sansür silahı, bir iletişim silahıdır ki, iletişim teknolojisi, savaşlarda en çok kullanılan teknolojidir. Bu savaş, yakın bir iç savaşın habercisi olabilir.  Kısaca, her türlü talanı haklı kılan, adil yargılanmayı imkansız kılan düzenin konulmamış adı, mutlak monarşidir. Alışa alışa geldiğimiz düzenin adı konmasa da, de facto'su(fiili durumu) oluşmuştur.   Sonuç: Ya emperyalizme savaş, ya da onursuzluk ve köleciliğe evet.   Hangisi doğru?   Emperyalizme karşı onur savaşı veren güneydeki kardeşlerimize mi soralım, yoksa hünkara mı?  Erdoğan'ın Esad'a neden düşman olduğu hala belli olmuyor mu?  Yakında bir seçim var, 30 martta.  Hadi diyelim ki, bu seçim, bir mahalli seçim.  Ya genel seçimler? Ne için yapılıyor, bilen var mı?    Bilenler oy versin.  Ben bilmem.

Bu haber 858 defa okunmu?tur.

  Facebook'ta Paylas     TwitterTwitterda Paylas         

HABER ARA


Gelişmiş Arama
Suay Karaman Suay Karaman
ÖĞRETİM PROGRAMI – MÜFREDAT
Mahmut ÖZYÜREK Mahmut ÖZYÜREK
Makarna Siparişiyle Atatürkçülük!
Bahattin Gülyuva Bahattin Gülyuva
SATILMIŞ...
H. Hamza Erdem H. Hamza Erdem
BÜYÜKERŞEN'E KİM SALDIRDI?
Abdullah ALNIAK Abdullah ALNIAK
KİMDİR BU KIR BEDİR?
SİZDEN GELENLER SİZDEN GELENLER
Yürüyün Be Kır Bedirler Kim Tutar Sizi- ABDULLAH ALNIAK
Emrah AKGÜN Emrah AKGÜN
DAHA 19 YAŞINDA...
Bülent Esinoğlu Bülent Esinoğlu
Örtülü savaşın örtüsü açılırken...
Özgür Barış Özgür Barış
HADDİNİ BİL ERDOĞAN
Onur Doğan Onur Doğan
Unutkanlar Ülkesi

Okur yorumları kişinin kendi düşüncesidir Yorumcahaber sorumlusu değildir
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapy: MyDesign Haber Sistemi