Devrimci, Güncel, Haber ve Makale Sitesi -
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM
KünyeNeden Yorumcahaber?

EN ÇOK OKUNANLAR

Sosyal Paylaşım



Dr. Haluk NAMDAR- ÜÇ KİŞİ...

SİZDEN GELENLER

02 Nisan 2014, 20:43

SİZDEN GELENLER

Birincisi, kendi yağında kavrulan bir ailenin birkaç çocuğundan birisi. Okul yılları orta karar geçmiş. Ne tembel ne de çok çalışkan. Çok etliye sütlüye de karışmamış, büyükleri aferin diye başını okşamış, sessiz sakin, bir çocukluk geçirmiş… Gençlik çağında da bu sessizlik sürmüş. İstekleri genellikle karşılanamadığından diğer arkadaşlarına özenmiş. İsyan etmiş… Sesini çıkartınca büyükl...erinden ters tepki görmüş… Onu anlamamışlar… Duygularını bastırmış. Hayallerde yaşamış…
Çok çalışmadığı için kazanamadığı üniversite onun hayatından tamamen çıkmış… Üniversiteye başlayan arkadaşlarının ardından içi ezilerek bakmış… İçini titreten kız arkadaşı da uzakta bir şehirde okumaya gidince içinde bir şeyler kopmuş… İsyan etmiş… Öfkelenmiş …
Mecburen gelen askerlik döneminde acemi birliği, usta birliği derken günler günleri kovalamış… Askerde de komutanından sertlik görmüş. Gerekli gereksiz azar işitmiş, hakaret edilmiş, ruhsuz bir beden gibi kullanılmış adeta…
Hemen hemen her gece ranzasına uzandığında düşünceye dalıyormuş . Çok sevdiğim ana babamdan uzakta asker ocağında yapayalnızım, diyormuş. Hayat mı bu yaa, diyormuş… Keşke derslerine daha sıkı çalışsaydın, demiş bir ses… Diğeri artık keşkenin anlamı yok, demiş ruhsuzca… Bu düşünceden kurtulmak için yastığı yumruklamış, çevirmiş, yüzüne örtmüş... Nefessiz kalıncaya kadar öyle kalmış…
Yüzünü yana çevirmiş sonra hava almak için… Yine beyninde sesler duymaya başlamış. Askerden sonra ne olacak, diye soruyormuş… Ne olacak… ? Askerden sonra ne iş yapacaksın lan, demiş öfkeyle ve bu sefer konuşarak… Bu sorunun cevabını bilmiyormuş… Çocukken de hiç istediğin olmadı, hep bekledin gelmedi, hep ezildin, hep öfkeni içine attın lan, diyormuş içindeki o ses… Lisede hoşlandığı kız arkadaşı aklına gelmiş. Hani o evlenmek istediği kızı düşünmeye başlamış. Evlenmek için para lazım lan demiş, yine dişlerinin arasından fısıltıyla… Para kazanmak için mesleği yokmuş ki ama… Ben de fabrikaya girer çalışırım, para kazanırım, diye düşünmüş… Aklına yatmış bu… Uykuya dalmış…
Sabah olduğunda içtimada yine öfkeli komutanın bağırması, bir acemi askerin yaptığı ve ona saçma gelen bir hareket, çevresinde onun ayarında pek çok askerin varlığı onun sinirlerini iyice geriyormuş. Şu askerlik bir bitse de kurtulsam derken, ya sonra ne olacak diyormuş yine beyni… Komutanın yazıcısı ve postası olan arkadaşının dedikleri aklına gelmiş o an. Lise mezunlarına uzman çavuş olma hakkı var, demiş ona arkadaşı. İyi de maaşı varmış üstelik… Kurtulmak istediği askerlikten kurtulamamak bir yanda, gelecek kaygısıyla, işsiz kalma korkusuyla yüzleşmek diğer yandaymış… Sonunda kararını vermiş ve uzman çavuş olmayı seçmiş . Askerlik bitiminde uzman çavuş olarak hayata atılmış… Üstelik o çok kızdığı ama öfkesinden korktuğu komutanının küçük kopyası olarak göreve başlamış. Tıpkı onun gibi kükrüyormuş. Onun gibi hatayı affetmiyormuş. Onun gibi sert davranıyor, yürekleri incitiyormuş. O rütbe, o yetki adeta onun içindeki bastırılmış aslanı ortaya çıkartmış. Çocukluğundan askerliğe kadar yaşadığı eziklikler, içine attığı üzüntüler sanki bağırdıkça, kükredikçe, çevresinde baskı kurdukça iyileşiyormuş. Acemi erin korkuyla yapamadığı uygun adım yürüyüşü bile onun eski yaralarına pansuman olmaya fırsat yaratıyormuş. Bazen kaba kuvvete bile başvuruyormuş… Aldığı maaşla ihtiyaçlarını alıyormuş. Kazandığının hepsini kendine harcıyormuş artık. Eve destek bile olmuyormuş. Bilinç altına attığı, ortaokuldayken ben futbol topu istediydim de babam almadıydı, diyen öfkesi hala içinde oradaymış… Öfkeli, bencil, bağıran, kaba kuvvete başvuran birisi olmuş çıkmış…

Gelelim ikincisine. İkinci kişi, Anadolunun mahrumiyet bölgesindeki bir köyde çiftçi bir ailenin sekiz çocuğundan sondan ikincisiymiş… Babası ve anası sabah erkenden kalkar, tarlaya giderlermiş. En büyük çocuk olan ablası ona ve kardeşlerine evde bakarmış. Biraz büyük ağabeylerinin de tarlaya gittiği günler oluyormuş. O evde küçük erkek kardeşiyle oyun oynarmış. Tek oyuncakları bir sopanın ucuna çiviyle çakılmış tahta tekerlekten ibaret olan arabaymış. Kardeşi hep o arabayı sürmek istermiş. Ama o daha çok sürmek isteyince kardeşi ağlarmış. Bu sefer onu ağlattı diye ablasından azar işitir korkarmış. Çünkü daha önceki seferlerde ablası onun eline sopayla vurduğunda canı çok yanmış. Canından başka içinde bir yerlerde de bir şeyler olmuş ama ne olduğunu bilememiş o zaman. Tek yapabildiği içini çeke çeke ağlamak olmuş. Bu acıyı bir daha yaşamamak için artık hep kardeşine oynatıyormuş o biricik oyuncağını… Büyük kardeşleri onun elinden alınca da sesini çıkartmıyormuş. Vermemek için dirense bile bu sefer büyüklerin ona bağırmasıyla hatta vurmasıyla, ittirmesiyle canı acıyormuş… Akşam olduğunda bütün aile eve gelince içini sevinç kaplıyormuş. Annesine sarılmak için küçük kardeşiyle birlikte hemen koşuyormuş. Tarlada bütün gün yorulmuş olan annesinin onları görecek hali yokmuş ki... Babasının daha önce bayram günü denen günde başını okşaması hep aklındaymış. Babasına yanaşmış, belki yine başını okşar diye. Ama babasının, çekilin ayak altından, diye bağırması da onu şaşkına çevirirmiş… Babası elini yüzünü yıkayıp hemen sofraya otururmuş, genellikle… Saymasını bilmese de okula giden abisinden duyduğu biz on kişilik aileyiz, sözü kulaklarında yankılanırken, yuvarlak tepsinin çevresinde bütün kardeşleriyle diz dize oturuşu, ortadaki yemek tenceresine zorla kaşık uzatışı, kolunun yetişmemesi, kaşığını dolduramaması, doldursa bile onu ağzına götürürken yemeğin tepsiye dökülmesi onun için olağan şeylermiş… Bazı geceler karnı iyice doymadığı oluyormuş. Elindeki ekmeğini bitirmeyi iyi öğrenmiş ama. Ekmek yerse acıkmadığını fark etmiş… Ben de büyüyeyim o zaman en çok ben yiyeceğim, diyormuş. Bir an önce büyüsem karnımı iyice doyursa ne güzel olurdu, diyormuş. Hem büyüdüğü zaman oyuncağını daha sıkı tutacak, abisinin onu ittirmesiyle hemencecik düşmeyecekmiş. Büyüyünce tek tekerlekli arabamı kimseye vermeyeceğim bak, demiş kendi kendine. Ama sadece küçük kardeşime veririm, demiş ardından… Büyüyeceğim, güçlü olacağım, kimse bana kızamayacak, kimse bana vuramayacak, oyuncağımı alamayacak o zaman diye düşünüyormuş…
Yine günler ayları, aylar yılları kovalamış. Büyümüş, kuvvetlenmiş ama hesap etmediği bir şeyi fark etmiş. Onunla birlikte ağabeyleri ablaları da büyümüşler. O kuvvetlendikçe onlar da kuvvetlenmişler. Yemek tenceresine kolu rahat yetişiyormuş artık ama bu sefer de diğerlerinden hızlı davranmazsa yine aç kalmaya başlamış… Okula da başlamış bir yandan. Okul en rahat ettiği yermiş.. Bir kere oradaki bütün çocuklar onunla aynı yaştaymışlar. Orada geçerli olan tek şeyin kuvvetli olmak olduğunu çabucak öğrenmiş. Okulda top dedikleri şeyi çok seviyormuş. Topa ayağıyla vurmak, onu istediği gibi tekmelemek, bastırdığı öfkelerini boşaltıyormuş sanki. Şu okulda keşke sadece top oynasak, diyormuş içinden… Defter kalemle, kitapla ve okumayla arası hiç iyi değilmiş… Okulda tek kişi varmış korktuğu. Öğretmen… Öğretmenin elindeki o sopayı görünce aklına ablasının onun eline vurduğu gün geliyormuş.. Elinin ve yüreğinin acısını yine hatırlıyor ve hissediyormuş. Bu nedenle öğretmen ve sopasını görünce ayaklarının titrediği oluyormuş… Okulda aklına kalın harflerle yazdığı en önemli şey güçlünün, eli sopalının dediği olur, cümlesiymiş… Bu arada ablasının babasının uygun gördüğü kişi ile evlendirilmesi, ağlayarak komşu köye gelin gitmesi hayatında önemli etki yaratmış. Çocukken vurduğu sopayla elini acıtan ablası ağlaya ağlaya evden gidince, o çocukken tarif edemediği yerinde hissettiği acının yerine babasına duyduğu şaşkınlık ve öfke dolduğunu hissetmiş… Ama söyleyememiş… Evde para harcamada tek söz sahibi baba olduğu için, evlense bile, kendisi de tarlada çalışsa bile babadan habersiz harcama yapamayan kişiler haline gelmiş…
Evde sesi en yüksek çıkan ve dediği yapılan babası, sofrada büyük olanın, hızlı olanı karnını doyurması, ona istemediği şeyi yaptıran büyük kardeşleri, okulda öğretmenin sopası, kendi ekmek parasını kazanamamaya dayanan çekingenlik onun için adeta hayat kuralları olmuş… Büyüyünce güçlü olacağım, kimse bana kızamayacak, ben de elime sopa alacağım, beni dinlemeyenin ha bir de küçük kardeşimi üzenin eline sopayla vuracağım. Öyle bir canı yanacak ki, beni görünce korkudan titreyecek, ben çok para kazanırsam görecekler diyormuş… Bir sene sonra abisinin sevdiği kızı zorla kaçırması, evde babasının olmadığı zamanlarda abisinin bağırması, vurması, kırması onun hayat kurallarını keskinleştirmiş… Güçlü güçsüzü yener.. Doğaldır demeye başlamış…

Sıra geldi üçüncüye… Üçüncü kişi anne ve babasının ilk çocuğu olarak dünyaya gelmiş . Bir tane de ondan iki yaş küçük kardeşi varmış. Annesi öğretmenmiş, babasının elektrik tamirat işleri yaptığı bir dükkanı varmış. Büyükleri işe gidince kardeşiyle ona ninesi bakıyormuş. Ninesinin anlattığı masalları dinlemeyi çok seviyormuş. Masallardaki akıllı çocuklar, tatlı hayvanlar, oyuncaklar hep onun rüyalarına giriyormuş. Ninesinin yaptığı yemekleri de çok seviyor, kardeşi küçük olduğu için onun yemek yemesine yardım ediyor ve o çabuk büyüsün de birlikte top oynasınlar diye sabırsızlanıyormuş. Öğlen yemeklerinden sonra ninesinin anlattığı masallar ve uyusun da büyüsün torunlarım, deyişi onun uykuya dalmasına yetiyormuş… Akşam üzeri annesinin okuldan gelişi ve onları öpmesi, sarılması, akşam eve gelen babasının kucağına atlama yarışları onu çok mutlu ediyormuş… Yıllar yılları kovalamış. Okullara gidilmiş, sınıflar geçilmiş, ilkokul, ortaokul, lise derken sınavlar gelmiş çatmış. Programlı ve bilinçli çalışmayla istediği üniversiteyi kazanmış. Büyüklerinin ona sevgisi ve saygısıyla kendine saygısı ve özgüveni artmış. Okulunu başarıyla bitirip, mesleğini yapmaya başlamış. Dolayısıyla ekonomik özgürlüğünü kazanıp kendi ayaklarında durmaya başlamış… Kitaplar okuyor, kendini geliştirmek için kurslara gidiyor, toplum kurallarına uymaya özen gösteriyor, çevresindekileri seviyor, iyi iletişim kurabiliyormuş…

Bu her üç kişinin de babalarının, dedelerinin, çocuklarının ve torunlarının da aşağı yukarı kendilerine benzer şekilde yetiştiklerini farzedelim… Bu örnek olarak verdiğim beşer kuşak insanın bir arada yaşadıklarını düşünelim…
Birincisi, astığı astık, kestiği kestik çevresinde eziyet ediyor. Kural tanımıyor. Sevgi yok, saygı hiç yok. Askerlik yapmaya gelmiş ikinci kişiyi fena hırpalıyor. Ceza veriyor, psikolojisin bozuyor… Köyde görevli bir askeri yetkiliyse, köylülere de benzer şekilde davranıyor. Köylüler titriyorlar onu görünce… Dediği yapılmayınca çeşitli hakaretlerle, küçük düşürücü davranışlarla köylü vatandaşı incitiyor, diyelim… Köylü ne yapar ?
İçin için kinlenir. Çocukluğunda ezilmiş, eksik kalmış, psikolojisi bozulmuş komutana karşı kin gütmeye başlar. Bu kin duygusu, dededen toruna aktarılırken o çocukluk psikolojisi bozuk komutan yerine devletin komutanı geçer. Yeni kuşaklar devletin jandarma komutanını askerini düşman bilir… Silah zoruyla, döverek, söverek kurulan iletişim, bilinç altında öfke dolu hale gelir. Köyde devletin vatandaşla iletişim kurduğu her yerde negatiflik hakim olmaya başlar… İşte sana çatışma…
Ama burada illaki komutan sadist olacak diye bir şart yok. Köylü vatandaş da ezilmiş, bileği güçlü olanın, silahı olanın, parası olanın sözünün geçtiğini öğrenerek büyümüş olabilir… Kendi anasından babasından sevgi ve saygı görmeden büyümüş olmaları unutularak, görmediği ve göstermediği saygıyı çevresinden bekleyen vatandaşlar tehlike yaratacaklardır. Babasında görmediği ekonomik ve sosyal değerleri, devletten ister hale gelirlerse toplum gerilmez mi ? Bu sefer o kişilerin kural kanun tanımaz davranışları, kavgaları, çevreye zarar vermeleri, mafyavari davranışları güvenlik kuvvetlerinde stres yaratacaktır. Bir kere , iki kere hoş görülebilen hatalar artık kaba kuvvetle düzeltilir , sindirilir hale gelecektir… İşte sana çatışma…

Diğer yanda, okumuş, iyi eğitim almış, iyi bir işi olan, kendi ayakları üzerinde duran bir kişi, trafik kurallarına uyarak arabasını kullanıyor, diyelim… Arkasından bir başka araba geliyor, neredeyse tampon tampona takip ediyor, sürekli ışık yakıyor diyelim. Öndeki sola dönecek diye sol şeritten gidiyor ve sinyalini yakıyor, arkadaki hala uzun farlarla taciz ediyor olsun. Öndeki şoför sinirlenerek sola dönerken arkasındakinin de sinyalsiz sağa döndüğünü görünce kornaya uzun uzun basıp birden sola değil sağa dönerek diğer arabanın önünü kesiyor olsun… Laf kavgası başlasın, arabalardan inilsin. Arkadaki arabanın şoförü, ben falanca görevdeyim, sen bana nasıl böyle konuşursun, demesiyle başlarım senin makamından, senin yetkin orada geçer, yolda trafik kuralına uyacaksın, diye yakalara yapışmalar, itiş kakış… Araya girenler, ayıptır, yapmayın diyenler…

Yine eğitimli, çevresine saygılı, toplumsal kurallara uyan üçüncü kişilerden birisi ile aynı apartmanda oturan kırsalda yetişmiş ikici kişilerden oluşan komşular var diyelim… Kırsaldan gelenler apartman merdivenlerine dağılan ayakkabılarla, merdiven boşluğuna çıkartılmış suyu akan çöplerle, sabahın köründe ceviz kırmalar, akşam geç vakte kadar yüksek sesle konuşmalar, misafirler, kavgalarla komşularına rahatsızlık veriyorlar olsun.. Ama kendileri apartmanda yaşayan diğer komşulara rahatsızlık verdiklerinin farkında değiller… Eğitimli aile, kurallara dikkat eden aile, ya bire bir tartışıp, işi kavgaya kadar götürürse, ya da karakola şikayet ederde, apartmana polisler gelince komşular arasında, hatta kuşaklar arasında düşmanlık başlamaz mı… ?

Üçüncü kişilerden oluşan aileler toplumsal kurallara uyulmasını isteyerek, kanun kuvvetlerinden destek istemesi durumunda, toplumsal kurallara uymayan, babasından saygı sevgi görmemiş, ezilmiş, örselenmiş kişilerin kulaktan dolma cümlelerle insan hakları nerede, diye bağırmasına, çevreyi kırıp dökmesine ne dersiniz… ?

Sürtüşmeler sonrasında dört kişilik ve sırtını kanuna ve toplumsal kurallara dayamış ailelerin, on kişilik ve gücünü bilek gücünden alan, eli sopalı aileler karşısında ne kadar sözü geçecektir ?

Böyle toplumlarda yapılan seçimlerden nasıl bir demokratik sonuç alırız ?
Bir tarafta ezilmiş, ruhu örselenmiş, kanun tanımaz kişiler, diğer tarafta okumuş, eğitimli, kanuna uyan kişiler olsun… Bunların huzur içinde birlikte yaşayabilme olasılığı nedir, sizce ?

Aynalara bir bakalım… Soralım kendimize…

Güneydoğuda aşiret ağasının ağzına bakan babalar, babasının ağzından çıkanı bekleyen çocuklar, bilek gücüne ve parası çok olana değer vermeyip ne yapsınlar ?
Zengine yanaşıp, onun dediğini yapıp birkaç lira kapma hevesinde olan bireylerde kişilik ve özgüven var mıdır sizce ? Bu çocuklara kanuna uymayı nasıl öğretebiliriz ?
Bileği güçlü olanlar garibanın hakkını vermezken alın teriyle para kazanmayı nasıl çoğaltabiliriz ? Silahla sopayla dediğini yaptırarak bilinç altındaki aşağılık kompleksini pansuman eden kişiler makamları doldurmuşken, halkın bu kanun adamlarını dinlemesini nasıl sağlarız ?
Hepsinin cevabı tek cümlede…

EĞİTİMLİ İNSAN OLMAYI BAŞARARAK !!!

Dr Haluk NAMDAR

Bu haber 1227 defa okunmu?tur.

  Facebook'ta Paylas     TwitterTwitterda Paylas         

HABER ARA


Gelişmiş Arama
Suay Karaman Suay Karaman
ÖĞRETİM PROGRAMI – MÜFREDAT
Mahmut ÖZYÜREK Mahmut ÖZYÜREK
Makarna Siparişiyle Atatürkçülük!
Bahattin Gülyuva Bahattin Gülyuva
SATILMIŞ...
H. Hamza Erdem H. Hamza Erdem
BÜYÜKERŞEN'E KİM SALDIRDI?
Abdullah ALNIAK Abdullah ALNIAK
KİMDİR BU KIR BEDİR?
SİZDEN GELENLER SİZDEN GELENLER
Yürüyün Be Kır Bedirler Kim Tutar Sizi- ABDULLAH ALNIAK
Emrah AKGÜN Emrah AKGÜN
DAHA 19 YAŞINDA...
Bülent Esinoğlu Bülent Esinoğlu
Örtülü savaşın örtüsü açılırken...
Özgür Barış Özgür Barış
HADDİNİ BİL ERDOĞAN
Onur Doğan Onur Doğan
Unutkanlar Ülkesi

okur yorumları kişinin kendi düşüncesidir Yorumcahaber sorumlusu değildir
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapy: MyDesign Haber Sistemi