Devrimci, Güncel, Haber ve Makale Sitesi -
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

EN ÇOK OKUNANLAR

Sosyal Paylaşım



TARİH'TEN ALINACAK DERS

H. Hamza Erdem

05 Ağustos 2016, 11:20

H. Hamza Erdem

 

Tarihin tekerür ettiği savına karşı, düşünür “tarih tekerrür eder etmesine de birincisinde trajedi ikincisinde komedi olarak” diye yanıtlamıştı.

Şu ‘Püskürtülen Darbe’ dolayısıyla, ‘Tarih’in tekerrür yanına değil ama alınacak ‘ders’ yanına bakılacak olursa, benim Fransız Basınında Genç-Türk Devrimi başlıklı çalışmamın 66-70 sayfalarına yeniden bakılabilir.

Oradan çıkarılacak bir ‘ders’ bulunabilir mi acaba?

«28 Eylül 1911’de İbrahim Hakkı Paşa, ancak II. Abdülhamit döneminin deneyimli sadrazamı Sait Paşa’nın bu karışık dönemin üstesinden gelebileceğini ileri sürerek görevinden ayrılır. (...)

O arada, bir yandan Yemen’e asker gönderilmekte ve öte yandan İran’la olan ilişkiler kopma noktasına gelmektedir. Bütçe açığı da sürekli artmakta olup Maliye Bakanı Cavit bey, Avrupa’da kredi arayıșlarını sürdürmektedir.

Bütün bu olumsuzluklara karşın ya da bu olumsuzluklar yüzünden önemli bir Hükûmet bunalımı doğar.

O arada İttihat ve Terakki’nin kendi içinde ve Komite ile Ordu arasında da bir ‘çatlak’ oluşmuş bulunmaktadır. Böylece liberaller Hizb-i Cedid, aydınlanma geleneğini sürdürmek isteyenler de Hizb-i Terakki gruplarını oluştururlar. Liberaller Ordu’nun siyasetten çekilmesi gibi ‘demokrat’ bir tutum sergileseler de, sert muhalefet yapmak amacıyla, sözgelimi karşı tarafın “Doğu Anadolu’daki Kürt arazilerini Ermenilere bırakacak bir yasa önerisi” hazırlandığı gibi ‘așırı’ savlar ileri sürmeye başlarlar.

Aynı dönemde, Genç-Türk hareketinin amansız muhaliflerinden olan Şerif Paşa da Paris’e yerleşmiş ve 1909-1914 yılları arasında Mechroutiette (Le Constitutionnel) adlı gazeteyi çıkarmaktadır. İtalyanların çıkarma yaptıkları dönemde, Osmanlı Radikal Partisi yayın organı olarak çıkardığı gazete, salt Genç-Türk Devrimi’ni eleştirmek üzerine yayın yapmıştır.

İște o bunalım günlerinde, Şerif Paşa, “Osmanlı Ordusunun Çektiği Acı” başlıklı bir makale yayımlar. Şerif paşanın anılan makalesi ise Fransız askerî çevrelerine yönelik "L'Opinion" dergisinde de yayımlanmıştır.

Makalesinde; Trablusgarp’a giden Genç-Türk subaylarının ‘ihanet’ içinde olduklarını, daha o günden bunların Ordu’dan ayıklanması gerektiğini ve Ordu’nun ‘devrimci’ kanadını bunların oluşturduğunu yazmaktan çekinmeyecektir.

Böylece, ülkenin ordu desteğinde ‘diktatoryal’ bir rejime doğru sürüklendiği tezleri Avrupa basınında da yankı bulmaya başlamış olur. (...)

Oysa aynı günlerde Bulgaristan ve Sırbistan, Türkiye’nin Rumeli vilâyetlerindeki nüfuz bölgelerini paylaşmak üzere gizli bir antlaşma yapıyor; Rusya Dışişleri Bakanı Sasanof Fransız Dişişleri Bakanı Justin Germain Casimir de Selves ile Paris’te buluşarak ‘Çanakkale ve Boğazlar’ konusunu Avrupa’nın gündemine taşıyordu.

Trablusgarp Savaşı başlamış, İtalyanlar Çanakkale kapılarına dayanmıştır .

Yemen’de isyan sürmektedir.      

            Ülke, denildiği üzere, ‘içte ve dışta ‘olağanüstü’ koşullardan geçmektedir.

            Arnavutluk’taki başkaldırıyı bastırmak için gönderilen askerî birlik içinden bir ‘Halaskâr’ grubu ayrılarak, Resneli Niyazi özentisiyle dağa çıkmayı denemektedir. Yani Ordu içinde de bölünmeler yaşanmakta ve bir kesimi  ‘muhalif grupların’ etkisine girmektedir.

İşte bu ortamda, önce Meclis’ten İttihat ve Terakki milletvekillerinin çoğunluk oylarıyla ‘Ordunun siyasete karışmaması’ yasaya bağlanır ve ‘olağanüstü koşullar’ dikkate alınarak, içinde üç eski Başvezirin olduğu ‘Büyük Kabine’ kurulur (22 Temmuz 1912)

1912 yılının  her bakımdan ‘sıcak’  ağustos günlerinde, ‘Büyük Kabine’nin de dağılmasından sonra, İttihat ve Terakki lideri Talat bey şu ‘serin’ açıklamaları yapacaktır: “İktidarı almak için güç kullanmayacağız. Ülkenin geçmekte olduğu bunalım koşullarını gözönünde tutarak normal bir ‘parlamenter rejim’in kurulması için çalışacağız.”

“Bu kararımızı rakiplerimiz bir acz belirtisi olarak görebilirler, diye devam eden Talat bey, ancak onlar bizim ‘örgüt’ümüzü tanıdıkça bu görüşlerinden vazgeçeceklerdir” diye ekleyecektir.

“Çatışmaların sürdüğü Arnavutlukta yerel liderler ve Karadağ’da görev yapan çoğu subay hükûmet olmamız için desteklerini açıkladılar ama reddettik. Biz  ülkeyi daldan dala uçuracak ne ‘devrim’ ne de ‘darbe’ yanlısıyız. (...) Komite’nin de sadece yasal ve parlamenter kuralları uygulayan sıradan bir ‘siyasal parti’ye dönüşmesinden yanayız. (..) »

Bu sözler ‘Devrim’ yapan bir ‘lider’in sözleridir.

Yineleyecek olursak, “ülkeyi daldan dala uçuracak ne ‘devrim’ ne de ‘darbe’ yanlısıyız” demektedir.

Ve, unutulmamamalıdır ki, henüz ‘Cumhuriyet Devrimi’ yapılmamış Osmanlı İmparatorluğu dönemindeyizdir.

Cumhuriyet’i hiç anlamamış ve anlamak niyetinde olmayan bugünkü Osmanlıcı’lar buradan bir ‘ders’ çırarırlar mı bilemem.

            Onların salya-sümük Talat/Enver/Cemal paşalara saldırmaları ‘ders’ alabileceklerini göstermiyor olabilir.

            Osmanlıcılık yapılmaya devam edilse bile, zerre kadar ‘ahlâk’ sahibi olmak ve tarihimizi bilmek gerekmez mi?         

            Oysa onlarda her ikisi de yok!

            Onlarda olanı, yine aynı çalışmanın 69ncu sayfasından okuyalım:

“Yunanlılar, Araplar, Kürtler, Suriyeliler (Levantines), Ermeniler, Arnavutlar, Bulgarlar, çok güneşli adalardan tutun da güneş görmemiş adalara değin her yerden insan, diyor Le Matin gazetesi muhabiri,  Fransızlar, İspanyollar, Belçikalı ve Hollandalılara kadar tüm Avrupalılar  İstanbul’da ‘vur emri’ içeren sıkıyönetime uyuyordu ama ne deprem, ne savaş, ne ulusal devrim ve ne de sıkıyönetim ‘köktendinciler’i etkilemiyordu” Le Matin, 13 Ağustos 1912

            Günümüze uyarlanacak olursa; bu kesimlerin ‘Fetöcü’ ya da ‘IŞİD’ci militanlar’dan bir farkları yoktu denilebilir.

O zaman altını çizerek bir kez daha yazalım; kim ki, ‘Püskürtülen Darbe’ ile 1908 Devrimi ya da 1960 Devrimi arasında bir pararlellik kurar, onun Fetö ya da IŞİD militanından bir farkı yoktur.

Bunlar ‘Millet’in ‘deşe’leridirler, ‘artıkları’..

Ne  ben onların elini sıkarım ne onlar benimkini tutsun.

            Elele vereceksek eğer, onlar da Recep Tayyip Erdoğan gibi, hem millletten ve hem de Tanrıdan özür dilemelidirler.

            Hiç değilse şu ‘geçiş döneminde’ dillerini tutmalıdırlar.

            Oysa hâlâ ‘zeytinyağı gibi’ üste çıkmaya çalışmaktalar.

            Habip Hamza Erdem

Bu haber 384 defa okunmu?tur.

  Facebook'ta Paylas     TwitterTwitterda Paylas         

HABER ARA


Gelişmiş Arama
Suay Karaman Suay Karaman
ÖĞRETİM PROGRAMI – MÜFREDAT
Mahmut ÖZYÜREK Mahmut ÖZYÜREK
Makarna Siparişiyle Atatürkçülük!
Bahattin Gülyuva Bahattin Gülyuva
SATILMIŞ...
H. Hamza Erdem H. Hamza Erdem
BÜYÜKERŞEN'E KİM SALDIRDI?
Abdullah ALNIAK Abdullah ALNIAK
KİMDİR BU KIR BEDİR?
SİZDEN GELENLER SİZDEN GELENLER
Yürüyün Be Kır Bedirler Kim Tutar Sizi- ABDULLAH ALNIAK
Emrah AKGÜN Emrah AKGÜN
DAHA 19 YAŞINDA...
Bülent Esinoğlu Bülent Esinoğlu
Örtülü savaşın örtüsü açılırken...
Özgür Barış Özgür Barış
HADDİNİ BİL ERDOĞAN
Onur Doğan Onur Doğan
Unutkanlar Ülkesi

Okur yorumları kişinin kendi düşüncesidir Yorumcahaber sorumlusu değildir
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapy: MyDesign Haber Sistemi